Tanrıçanın Göz Yaşları

210

Japonya; her şeyine hayran kaldığım ve tekrar görmek istediğim bir ülke. Özellikle Sakura zamanı.

Dillerden düşmeyen Sakura mevsimini yaşamak, o güzel 370 çeşidi olan kiraz ağaçlarının çiçeklerini görmek için… Tokyo hava alanından çıkınca yol boyu bizi Sakuralar selamladı. Mevsim sonu ama çiçekleri hala güzeldi kirazların.

 Enteresan bir yapısı olan Japonya pek çok irili ufaklı adadan oluşuyor. En büyükleri  Honşu (Hiroşima’nın olduğu ada), Hokkaido (2. Dünya Savaşında çok darbe yemiş), Küşü ve Şikoku’dur. Bunlardan başka 3.000 den fazla küçük adaları da varmış. Zaten bütün bunları haritaya baktığımız zaman görüyorsunuz. Ben ise haritaya bakıp da göremediğim Japonya”yı  BENCE anlatmaya çalışacağım, tabii ki herkesin baktığı şey aynı olabilir ama yorumları farklıdır. Bu yorumlar da benim objektifimden.

 Japonların yaşam tarzları, imajları, inançları ve yerel kültürleriyle bir buket çiçeğe benziyor. Çok renkliler. Sokaklarda keşişlere ve moda takıntılı gençlere çokça rastlandığı gibi yer yerde geleneksel giysilerle gezenlere de rastlıyoruz.

 Seyahatimizin ilk gününde Asakusa tapınağındaydık. Burası eskiden iki balıkçının nehirde buldukları iki Buda heykelinin kurdukları bir mabedin yerine yapılan görkemli bir mabet. Tapınağa giden yol sağlı sollu hediyelik eşyalarla dolu. Japonlar nasıl para kazanacaklarını çok iyi biliyorlar. Bir taşla iki kuş misali… Hem alışverişini yap, hem de ibadetini yap rahatla yani… Her iki türlü de rahatlıyorlar değil mi?

Tokyo pahalı bir şehir. Herkes bunu söylerdi ve ben de gördüm. Her şey 1000 yeu=10$ dan başlıyor. 300-400 yeu altında bir şey yok.

 Daha sonra otobüsle Akihabara (elektronik pazarı) ve Ginza’dan geçip Tokyo Kulesi seyir platformuna geldik. Yağmur ve sis yüzünden net bir seyir olamamasına rağmen yukardan şehrin görüntüsü muhteşemdi. Çok modern, estetik, temiz ve yeşil alanları da ihmal edilmemiş. otobüsümüzün durduğu yerlerdeki  genel tuvaletler çok temiz ve moderndi. Hepimizin çok hoşuna gitti. Dezenfektanlı, ısıtmalı, yıkamalı, kurutmalı bir tuvalet karışımı bir modele bayıldık. Acaba bütün bunlardan Vitra gibi markaların haberi var mı? Varsa da bizlere mi layık görmüyorlar?  Ayrıca çocuklu insanlar içinde düşünülüp yapılmış bu umumi tuvaletler. Küçük çocuğu olanlar nasıl kime emanet edeceklerini bilemezler tuvalete girebilmek için. Bunu ben de dahil bütün anneler yaşamıştır ama,  Japonlar bunu da düşünmüşler. Klozetin hemen karşı köşesinde çocuğu oturtmak için sandalyesini ve oturağını da koymuşlar. Hayran kaldığım noktalardan bir tanesi diye size aktarmak istedim.

 Tokyo çok güzel bir şehir. Tabii burası 2. Dünya savaşında yerle bir edildiğinden eski tarihi binalar pek yok. Deprem bölgesi olması dolayısıyla binalar çelik ve betondan yapılmış ama çok güzel bir uyum içinde yetiştirilmişler. Üstelik yeşil alanlara da sıkça yer verilmiş. Sokaklar inanılmaz temiz. En küçük bir çöpe rastlanmıyor. Bazı sokaklarda kaldırımların üzerine“sigara içme yasağı” işaretlenmiş. Sigaraya sadece ayrılmış belirli yerlerde izin var. Düzen, hayata, başkalarına ve kendimize saygı demektir… Medeniyet !

 Gittiğimiz bir çay evinde dikkatimi çeken, çok hoşuma giden medeni detayları sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.  Her masanın yanında oturanların ellerindeki çanta ve paketlerini yerlere koymasınlar diye sepetçikler vardı. Bizler ise gittiğimiz her yerde, çanta ve paketlerimizi asacak veya koyacak yer ararız… Bakın ne güzel bir düşünce daha. Ismarladığımız pasta dilimimiz bile etiketliydi. Bir de çayımızın yanında ufacık yeşil kıvrımlı bir kum saati koydular masaya. Bu da çayın demlenme zamanını gösteriyormuş. Çayımızı demlendikten sonra hemen alıp içebiliyoruz. Bekletirsek tadı bozuluyormuş. Nelere dikkat ediyorlar!  Yan masaya oturan iki Japon’un elindeki alışveriş torbaları dikkatimi çekti. Dışarıda yağmurdan kağıt torbaları ıslanmasın diye, mağaza torbalarını naylonlayıp bir de zımbalamış… İnsan işte böyle şeylere baka kalıyor. Bir diğer masada oturan Japon bayan ise çantasını açıp, içinden küçük havluya benzer güzel desenli bir peçeteyi çıkarıp dizimin üstüne koydu. Kekimi yerken, eteğime dökülmesin diye. Sonra da kucağındaki havlusunu tabağın içine silkeleyip çantasına yerleştirdi. Masada oturanların çoğunun kucaklarında bu renkli havlulardan vardı. Biraz daha kalsak kim bilir daha neler dikkatimi çekecekti…

Dükkanlarda, kafelerde çalışanlar İngilizce bilmiyor. Yolda İngilizce bir şey soruyorsun hiçbiri anlamıyor. Bunca turistin geldiği bir ülkede bu çok enteresan geldi bana. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, yollarda ufacık bir birikinti yok. Sadece yerler ıslak. Ahh… Bir de bizim Vatanımız!

 Ertesi gün turumuz Ulusal Müze ile başladı. Muhteşem parçalar sergilenmişti. Kağıt üzeri boyamalar, resimler, 16. y.y dan M.Ö 5000 yıllık inanılmaz işlemeli bir kase vardı. Sonra Hihode Limanı, Tokyo Körfezi. Tekne turumuzu yaparken şehri, imanlarını, köprülerini , 4 katlı inanılmaz yollarını(high-way), evlerini, sokaktaki hayatlarını çok güzel izleme şansımız olup bolca fotoğraflarını çekebildik. Grup halinde okula giden çocuklar çok şirindi.

 Diğer bir gün; otobüs ile Hakone yolundayız. Yollar inanılır gibi değil. Üst üste yollar. En üst kattaki yol, transit yolu ve apartmanların üst katları ile aynı seviyedeler. 2-3 tane paralel otoyol var. Merkez alanlarına gelindiğinde hemen görülüyor.  Köyleri, evleri, estetik ve temiz.

 AŞİ Gölü’ne (şekli ayağa benzediği için göle ayak adını vermişler) geldik. Tekne ile güzel manzaralı gölde gezindikten sonra teleferiğe binip 600-650 m. kadar yukarıda olan Komagatake tepesine çıkıp Fuji dağını görmeye çalıştık. Hava bulutlu olduğundan ancak tepesini gösterdi bizlere. Oradan “Shinkansen” adlı hızlı trenle Kobe üzerinden Osaka”ya kadar geldik. Tren saatde 270 km hıza ulaşmış, inanılmaz gidiyordu.

 Osaka çok sevimli bir şehir. Daha bohem sanki.  Kaldığımız otelin üzerinde bulunduğu ama caddede bir sürü ufak dükkan, bar, meyhane, masaj salonları, vs. var. Ana cadde de bisiklete binme ve sigara içme yasağı var. Buna rağmen gençler kaldırımda bisikletle gidiyor ancak sigara içen kimseye rastlamadık. Kızlar minicik etek ve şortlarla dolaştığı gibi, bir kısmı da gruplar halinde meşhur olan dizilerdeki, müzik grubundaki karakterlerin kıyafetleri ile bir film stüdyosuna benzer havayı da estiriyorlardı.

 O muhteşem Saka Kalesini de gördükten sonra Nara”ya gittik. Güzel yer, evler derken gözümüz elektrik ve telefon tellerine takıldı. Takılmayacak gibi de değillerdi. Kabloların salkım saçak görünmesi burası için tabloya uymayan bir durumdu. Bunların neden olduğunu sorduğumda da çok ilginç bir yanıt geldi. . Japonlar yapılmış, problemsiz yolları teller için kazıp bozmak istemiyorlarmış. Yapılan bir şeyi tekrar bozup yapmadan yana değillermiş. Bu düşünceyi bizim belediyelerimizde hayata geçirse ne iyi olur. Durmadan Japonya’ya ziyaretler yapıyorlar ve herhalde sadece Suşi yemeye gitmiyorlardır.

 Nara, imparatorluğun ilk başkenti olduğu için her taraf tapınaklarla dolu. Doai-ci Tapınağında dünyanın en büyük ahşap Buda heykeli var. Çoğu yerde olduğu gibi bu heykelin de şifa verici özelliği olduğu söyleniyor. Heykelin bir çok yeri çeşitli yerlerden gelen hastaların ellerini sürmesi nedeniyle kısmen parlamış. Bütün Buda heykellerinde olduğu gibi bunda da ellerin konumu anlamlıdır. Sol eli dileklerin gerçekleşmesi, sağ eli ise ruhani rahatlığı simgeliyor. Nara’nın büyük müzelerinden biri ve tapınakları Nara Parkının içinde yer alıyor. Parkın en ünlü sakinleri olan geyikler, 8. y.y dan beri koruma altında. Gelen ziyaretçilerden kendilerine orada satılan geyik bisküvilerinden verilmesini bekliyorlar. Oldukça güzel bir manzara. Buradan orman içindeki çakıl taşlarıyla her iki tarafı fenerlerle dolu yoldan başka tapınağa geçtik. Bazı ağaçlara özel bir ip bağlayıp “kutsal” ilan etmişler. Ormanın sessizliği ve çakıl taşlarının çıkardığı hışırtı meditasyona yarıyormuş. (Bence de).

Diğer bir şehrimiz Kyoto; görkemli tapınakları, mabetleri, zen bahçeleri ve kimonolar içinde geyşalar… 1.4 milyon nüfuslu bir yer. Burada benzincideki fiyatlar dikkatimi çekti. Süper benzinin litresi 169-167 yeu !  Kyoto da geyşalar geiko olarak anılırlarmış ve görgülü birer dansçı, şarkıcı, müzisyen ve oyuncularmış. Sayısız tapınak, mabet, müze ve sarayıyla ünlü bu şehirdeki en eski tapınaklarından biri olan Kiyomizu tapınağındaydı durağımız. Geniş bir araziye yerleşmiş olan bu tapınağın yolunda aşk, bereket, sıhhat vs. gibi tapınaklar var. Orman içinde bütün buralara dilekleri dileyerek ana tapınağa ulaşmaya çalışıyoruz. Buranın dini genelde Şinto (dünyanın en eski dinleri arasında yer alır). Japonca karşılığı ise “Tanrıların Yolu”. 2 temel özelliğinden birisi milli bir din olması, diğeri ise tabiata tapmaya önem vermesiymiş.

 Öğle yemeği güzel bir restorandaydı. Suşi denedim, yedim ama hala bana göre değil. Bayılanları da çok ama. Hafif tatlı çeşitleri var. İşte bu bana göreydi. Ne yazık ki hiç peynir çeşitlerine rastlamadık. Herkes de ondan şikayetçiydi. Yemek sonrası Golden Pavilion Kinkakuji Tapınağı altın mabedi görmeye gittik. Gerçekten çok güzel. Dışı altın kaplama. Zen tipi düzenlenmiş geniş bir ormanlık alan, göl içinde harika bir görüntü. Shogun Kuvayı İmparatorları, ileri gelenleri ağırlamak için yapmış. Sonra da bir tapınağa dönüştürmüş.

 Eveeet böylece bu güzelliklerle Japonya seyahatimizi noktalıyoruz. Yorulduk ama değdi. Bambaşka, güzel bir yer … Kiraz çiçekleriyle, temizliği, düzeni , ortak bir mesuliyet hissi olan insan topluluğuyla, estetiği, tabiatı, ağaçları, şirin bebekleri, markaları, geleneklere bağlılığıyla, harika bir trafik akışıyla, yağmurda göl olmayan sokaklarıyla, insanların sükunetiyle, kibarlığıyla, karşısındakine gösterdiği saygıyla, sessiz tonda konuşmalarıyla, evet buralarda huzuru yakalıyorsun, seviyorsun ve de zen- budizmin havasından etkilenmiyorsun!

 İştee… Bütün bunlar benim gözümden Japonya..Sizlerin de yorumu tabii ki değişik olabilir. Sayonaraa hoşça kal…

Selver Çepni