Konsantre Avrupa: BUDAPEŞTE

187

Budapeşte şehri, bildiğiniz gibi Buda ve Peşte şehirlerinin birleşiminden oluşturulmuş. Eskiden Buda tarafında o zamanın burjuva sınıfı yaşarken, Peşte tarafı nispeten varoş ve fakirmiş. Günümüzde ise Buda tarafının olduğu gibi korunan dokusu ve kokusu ile o zamanların aristokrasisini hissedebiliyor ve kendinizi Ortaçağ Avrupa’sında sanabiliyorsunuz. Anlatılanlara göre Buda tarafı günümüzde de aristokrat ve burjuva duruşunu sürdürüyor fakat, Peşte tarafı artık modern, genç, dinamik ve “hip”.

Şehir, gezginler tarafından “köprü ve heykeller şehri” olarak tanımlanıyor. Bunun da hakkını verdiğini söylemek mümkün. Buda ve Peşte’yi ayıran Tuna Nehri üzerinde şehrin iki yakasını birbirine bağlayan, sekiz tanesi şehir merkezinde, toplam on tane köprü ve ummadığınız köşe başlarında sizi karşılayan heykeller var. Heykeller sadece anıt değil, bu şehrin sakinleri de aynı zamanda.

Gezintimize Buda kalesinden başlıyoruz. Bu kale, Buda tarafının eski zamanlarda Peşte tarafından ilerde olmasının en büyük sebebi. Geniş bir tepe üzerine kurulu kalenin bir tarafından Tuna Nehri ve Peşte’ye oldukça hakim olabiliyorken, diğer tarafından da Buda tarafının banliyölerine doğru geniş bir bakış açısı edinebiliyorsunuz. Bizim orada olduğumuz tarihlerde kale içinde bir pazar kuruluydu ve Avrupa’nın diğer çoğu şehrindeki gibi kurulan bu dönemlik pazarda da yerel tatlar ve gösteriler mevcuttu. Kalenin içindeyken ufaktan acıkmaya başlayınca, Andraj bizi Budapeşte’nin ilk pastanelerinden biri olan bir pastaneye soktu. Lezzetli ürünlerinin ve yüzlerce yıllık tarihinin kokularından poğaçamsı (üstelik ismi de poğaçaya benzeyen) bir şeyler alıp yolumuza devam ettik. Düşünün pastane neredeyse Buda Kalesi ile aynı yaşta. Bütün bunlar, başta İstiklal Caddesi olmak üzere bir bir tahliye ettirilen tarihi mağazaları düşündürmedi diyemem.

Budapeşte’de de belli başlı bütün Avrupa şehirlerindeki o gotik mimari kendini gösteriyor. Sadece bir örnek olsun diye belirtmek istiyorum; kaldığımız apartman 150 yaşındaymış ve şehir genelinde binaların ortalama yaşı böyleymiş. Bu evlere bırakın kentsel dönüşüm yapmayı, neredeyse çivi çakıp restorasyon yapmak bile yasakmış. Bunu duyunca yine ülkemizi düşünüp hayıflandık.

Kale civarındaki gezintimizi tamamlayınca Citadella’ya çıktık. Citadella yine Buda tarafında, Gellert Tepesi’nin zirvesindeki bir bina ve anıt kompleksi. Konumu itibariyle bütün Budapeşte’ye hakim ve çok güzel bir seyir sunuyor. Bir arkadaşımın deyişi ile “manzara itibari ile Budapeşte’nin Topkapı’sı”. Öyle ki, bizim reklam filmimiz de ilk karesi ile sizi burada karşılayacak. Citadella’ya adını veren bina 1845’de inşa edilmiş ve bir nevi askeri kale görevi görmüş. Anıttaki heykellerden en büyük olanı şekli sebebiyle halk arasında “Şişe Açaçağı” olarak bahsedilen Özgürlük Heykeli. Başta 1942’de meçhul bir uçak kazasında ölen Macarların önemli bir komutanı ve devlet adamının oğlu olan savaş pilotu anısına tasarlanıyor fakat, 1947 yılında İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Macar askerlerin anısına yapılıyor. Aynı anıta dahil, boyutları daha küçük heykellerin birinde ise “emperyalizmin komünizmi yenişi” canlandırılmış. Bu noktada sanırım halkın komünist dönemi hatırlamaktan pek de keyif almadığını söylemeliyim.

İkinci Dünya Savaşı, komünist devir ve anıtlar demişken benim çok etkilendiğim bir hikayeden de bahsetmem lazım. Peşte tarafında nehrin kenarındaki bronz ayakkabı heykelleri dikkatinizi çekebilir. Andraj’ın anlattıklarını aktarmaya çalışırsam; Aralık 1944’te, İkinci Dünya Savaşı’nda Budapeşte Nazi işgali altındayken Naziler evlerinden aldıkları, aralarında Yahudilerin de bulunduğu aileleri bu anıtın olduğu yere toplarlar. Aralarında Andraj’ın teyzesi ve ailesi de vardır. Toplanan kişilerin bir kısmının ayakkabılarının çıkarılması istenir ve Tuna nehrine doğru sıralanıp, kurşuna dizilerek öldürülür. Daha önce Berlin’de gördüğüm, aynı dönemlerde evlerinden toplanıp öldürülen ailelerin evlerinin olduğu yerlerde yere altın rengi plakalar çakarak “burada … yaşardı” şeklinde bir nevi iade-i itibar yapmaları etkilemişti.

Bir başka görülmesi gereken anıt ise Macarların “Hösök Tere” dediği, Kahramanlar Meydanı”. Bu meydandaki her heykel, Macarların tarihinde önemi olan ulusal kahramanlara ait.

Biraz da ne yenir ne içilir ondan bahsedersek, aslında Macar mutfağı bana o kadar ilginç ve lezzetli geldi diyemem. Özellikle Türkiye gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeden gidip de balık yemek biraz hata oluyor, yaşayarak öğrendim. Çünkü Budapeşte’de genelde Tuna Nehri’nde tutulan balıklar tüketiliyor ve nehir balıklarının doğası gereği bayağı yağlılar. Paprika denilen, Adana mutfağında şeker gibi kalacak, tadı oldukça aromatik biberleri var. Hediyelik eşya satan yerlerde bile bulabilirsiniz. Kafe ve bar kültürü konusunda görüp tecrübe ettiklerim ise oldukça hoşuma gitti.

Geçirdiğimiz beş gün boyunca kahvaltımızı internet erişimi ve kahvelerinden ötürü hem de zaman kazanmak adına Avrupa’da yaygın bir kahve zinciri olan Costa Coffee’de yaptık. Fakat özellikle bahsetmek istediğim bir kafe bar var. Adı Szimpla Kert. Burası Andraj’ın iddiasına göre dünyanın en iyi barı. O an “Atma Andraj!” diyesimiz geldi tabii ama, girip biraz zaman geçirince “ya süpermiş burası” diyip kendimizi bıraktık. Szimpla Kert ve civarındaki yerler “Budapest Ruin Bars” (Budapeşte’nin Yıkıntı Barları) olarak geçiyor. Bu biraz da kendilerine verdikleri turistik gaz sanırım. Ama gerçekten güzel ve değişik bir kafa. Kocaman bir kapıdan koskocaman bir avluya çıkıyorsunuz ve dört bir yanınız farklı konseptlerde dekore edilmiş barlarla dolu. İşte bu Szimpla Kert. Mutlaka gidilip görülmesi gereken bir yer. Gerçekten Andraj haklı olabilir çünkü, biz beş günde üç kez gittik ve gece gittiğimizde o kadar çok olmasa bile 60+ yaş ziyaretçileri de var. Genellikle hep kalabalık ve özellikle geceleri değerli eşyalarınıza mukayyet olun diyorlar.

Budapeşte’nin gece hayatı Jewish Quarter’da yaşanıyor. Szimpla Kert de burada. Yine aynı civarda güzel mağazalar da var. Benim özellikle dikkatimi Retrock ve Szputnyik isimli mağazalar çekti. İkisi de tasarım retro ve vintage ürünler satıyorlar. Kimi ikinci el, kimi sıfır çok güzel kıyafetler ve aksesuarları bulmanız mümkün. Sadece bu ikisi değil oldukça güzel tasarım ürünler satan farklı birçok mağaza daha var. Bunlardan biri de Printa. Printa’da tasarım ev ve kıyafet aksesuarlarının yanı sıra, geri dönüştürülmüş kumaşlardan kadın ve erkek kıyafetleri ile çantalar da yapılıp satılıyor. Fiyatlar ise oldukça uygun. Avrupa genelinde yaygın ve denk gelinirse güzel şeyler bulunabilecek antika mağazalar ve “bit pazarları” burada da var.  Bizim bit pazarı gezebilecek kadar vaktimiz yoktu ne yazık ki ama, aynı muhitte keşfettiğimiz Soos isimli bir antikacı sayesinde şaka sanılabilecek düşük fiyatlara fotoğraf aksesuarları ve çantalar bulabildik. Nereden baksanız 40-50 yıllık dışı deri içi kadife, sapasağlam bir fotoğraf çantasına 4 lira verdiğimi söylersem ne dersiniz? Bu tip eski şeyleri nasıl yorumladığınız da önemli. 40 kuruşa aldığım, omuzdan askılı parlak siyah deri fotoğraf makinesi kılıfı şimdi kız arkadaşımın omzunda bir gece çantası olarak hayat bulacak. Soos’un hemen çaprazında da A Table! adında bir pastane var. Küçücük ama, sıcacık ve tatlı mı tatlı. Yağmur yağarken sığındık ve çok güzel tatlılar ile kahve içme şansı yakaladık. Denemenizi tavsiye ederim. Bu arada küçüklüğüne bakmayın sonradan öğrendim, Budapeşte’de birçok şubesi varmış.

Sona yaklaştıkça aklıma düşen şeylerden biri; şehrin Peşte tarafındaki merkez market binası. Avrupa’da eski zamanlardan bu yana çok yaygın olan bu tarz yerler Budapeşte’de de canlılığını koruyor. Bir nevi kapalıçarşı belki ama, biraz pazar havası da hakim. İçerde yemek yiyip içebileceğiniz minik mekanlar da var. Mutlaka görülmesi gerekiyor ama biz yetişemedik. Ekipten sonra orada kalma fırsatı bulan arkadaşlarımız çok övüyor.