Keşif Tutkunu Portekiz

237

Atalarının genetiğini bugünlere kadar getiren Portekizliler’in, keşfetmelerindeki en büyük şansları sanırım Avrupa’nın okyanusa açılan kıyısında yaşamaları.

Portekiz’de bulunduğum süre içinde eski ve yeniyi birbirine nasıl harmanlayarak yaşadıklarına tanık oldum. O kadar eski binalar, içlerinde modern yaşamlar. İnsanları aynı Akdeniz insanı gibi, sıcak, zaman zaman fazlaca kaba, yer yer kibar.

Şehir gezilerinde bizde ilk önce klasik rotayı izliyoruz, ama bizi asıl mutlu eden klasiğin dışına çıkmak. Bu bazen yediğimiz bir yemek bazen de bir doğa harikası oluyor. Başlıkta da yazdığım gibi burası keşif ülkesi, bu ülkenin damarlarındaki kanda var bu.

Keşfetmenin ülkesi olan Portekiz, Prens Henry’nin önderliğinde çok sayıda deniz seferi yapmış, bunun sonuçlarını da almışlar. Bir süre dünyayı iki çizgiyle bölerek İspanya ile paylaşmışlar yeni toprakları. Gezdiğimiz birçok ülkede Portekiz-İspanya izlerini görüyoruz. Bakış açınız o sırada bulunduğunuz toprakla dengeli gidiyor, çünkü burada yapılan keşifleri alkışlarken, dünyanın diğer bir ucu olan Güney Amerika’da yaşatılan vahşeti kınayabiliyorsunuz. Keşifler için gemi yolculuklarına çıkan ve hiç dönmeyeceği bilinen sevgililer, eşler için ağıt yakılmış, özlem içeren şarkılar yazılmış. Bu şarkılar günümüze FADO ismiyle gelmiş, Portekiz kültürünün belirgin simgeleri arasına girmiş.

Lizbon, ülkenin başkenti, çok tarihi, sokak sanatları olan rengarenk bir şehir. Fakat öyle güzel bir çevresi var ki, belki de kendi ününü aşmış durumda. Şehir merkezinden batıya doğru ilerledikçe Belem, Sintra, Cabo da Roca, Pena Sarayı ve benim favorim, birçok tablonun da üzerinde görebileceğiniz Azenhas Do Mar’ı da gezinize ekleyebilirsiniz.

Belem

Lizbon’un belki de en hikaye dolu kasabası. Büyük keşifler için yolculuklar buradan başlamış; Bartholomeu Dias, Vasco de Gama, Ferdinand Macellan gemilerini buradan çıkarıp ufuk çizgisinde kaybolmuşlar. Elbet zorluk çekmişler ama nesillerine de tarih sayfalarından hiçbir zaman silinmeyecek miras bırakmışlar.

Belem kıyılarından uzaklaşan gemilerin en son gördüğü yapı ise 14. yüzyılda inşa edilen Torre de Belem olurmuş. 

Yine aynı sahilde en önde Prens Henry, arkasında ise diğer kaşifler ve din adamlarına adanmış bir anıt var. Anıt Prens aynı zamanda denizci olan Henry’nin 500. ölüm yıldönümü anısına 1960 yılında yapılmış.

Belem’in bir diğer ünü de Pastais de Belem pastanesinden geliyor. 1837’den beri hizmet veren bu pastanede sadece tek çeşit turta yapılıyor. Milföy hamurunun içine eklenen kreması ve üzerine serpilen tarçın, ölmeden tadılması gerekenler tatlılar listesinde olmalı. Lizbon da nata ismiyle tadını deneyimlediğimiz bu turtanın orijinali Belem’de ve gerçekten dedikleri gibi efsanevi bir çekiciliği var. Anlatılanlar ise şöyle, zamanında burada bulunan 3 rahip, yumurta sarılarını kullanmak amacıyla bu turtayı üretmişler. O zamandan bu zamana kadar herkes tarafından çok beğenilmiş. Bu 3 rahip ölene kadar tarifi kimseye vermemiş, yazılı olarak hiçbir yere kaydetmemişler. Ezberde tuttukları bu ulusal hazineyle, hem çok gelir elde etmişler hem de yüzyıllar sonra bile hatırlanmışlar. Şu anda da tarif sadece 5 kişinin hafızasında kayıtlı. Dışarıdan gayet sade, zamanın pastanesini yansıtsa da içeriği o kadar başarılı ki bu küçük turtalardan yemek için uzun kuyruğu beklemeniz gerekiyor.

Sintra

Lizbon’a yarım saat uzaklıkta, ağaçlarla çevrelenmiş bir şehir. Zamanında yazlık olarak kullanılmış olsa da şu anda Lizbon turistlerinin büyük bir kısmını kendine çekiyor.

Pena Palace

Kendimi Lizbon’da nasıl büyük şehirde hissettiysem, burada da o kadar huzur dolu hissettim. Pena Sarayı çok yaşlı ağaçların içinde korunuyor, sarayın içine girebilmek için araçlarla bu bahçelerin içinden geçiyorsunuz, aslında buraya bahçe dersek buraların hakkını yemiş oluruz. Çok nadide bitkilerin ve ağaçların yaşadığı, göletlerden birçok canlının faydalandığı bir arboretumla canlı bir parka dönüştürülmüş bu alan. Engebeli bir araziye sahip olan saray için en yukarıya çıktığınızda ihtişamlı bir kapı karşılıyor bizi. Pena Sarayı ilk önceleri manastır olarak kullanılmış, içerisinde bulunan şapeller bunun kanıtı. 1755 yılındaki büyük depremden sonra darbe alıp kullanılamaz hale gelmiş. 1838’de Kral 2. Ferdinand binayı tekrar inşa edip yazlık saray olarak kullanmaya başlamış. Portekiz Kraliyet Ailesi sürgüne gitmeden önceki son gecelerini burada geçirmiş. Renklerin canlılığı, manzaranın büyüsü ile kendimizi film setinde hissettiğimiz bu sarayı görmeyi ihmal etmeyin.

Cabo da Roca

Avrupa’nın en batı ucu, okyanusun kıyısı. Burada ne var derseniz, bolca rüzgar var, önünüzde göremediğiniz ama hayalini kurduğunuz o kara parçası var, vazgeçmemek var. Kıyıda konumlandırılan deniz feneri bu bölgenin simgesi olmuş, 1842 yılında yapılmış. Bir de bu bölgenin anısına dikilmiş bir anıt var.

Anıtta şöyle yazıyor,

Karanın Bittiği

Denizin Başladığı Yer

Luis De Camoes 

1580’de ölen Portekizli şaire göre dünyanın son noktası Roca burnuymuş. Anıtta bir de Türk Bayrağı var, Avrupa’nın en doğu kara parçası bizde olduğu için bayrağımızı eklemişler.

Azenhas Do Mar

Lizbon’a kadar gelmişken, 30 km daha gidip zamanı biraz yavaşlatmak, nefes almak iyi gelebilir sizlere. Burası için Portekizliler şöyle diyor, buradaki ritm sadece dalgaların bize getirdikleridir. Okyanus kıyısındaki cennette küçük bir yemek molasına hayır diyecek bir gezgin tanımıyorum ben. Bir de şanslıysanız, doğal havuz yağmur sularıyla dolmuşsa başka ne istersiniz ki…

Keşif dolu geziler dilerim…