İnsanın Anlam Arayışı

136

“Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir’                                                                                                              Nietzsche

Yaşam bir yolculuk, bu yolculukta biz ne yaparsak yapalım son aynı, önemli olan varacağımız nokta değil, yolculuğun tadını çıkarmak. Bu yolculuk sırasında birçok kişiyle karşılaşıp, acı-tatlı birçok olay yaşayıp, birçok kararlar alıyoruz. İşte yaşamı yapan da bu başımıza gelenler. İnsanoğlunun anlam arayışı binlerce yıldır devam ediyor, bugüne kadar da bulunmuş değil.

Hayatı anlamak için değişik öğretiler var, meditasyon, yoga, dinler, hep bir arayış içindeyiz. Belki yaşamı değerli kılan da bu bilinmezlik. Bu yazımda size çok güzel bir kitaptan bahsedeceğim. ‘İnsanın Anlam Arayışı’. Kitabın yazarı olan Viktor Frankl çağımızın önde gelen psikiyatrlarından, psikoterapinin (terapi yoluyla anlam kazandırma) tam tersi olan logoterapinin (anlam kazandırma yoluyla terapi) kurucusu. Kitabını İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı Auschwitz toplama kampındaki deneyimlerinden yola çıkarak yazmış ve yaşadıklarına dayanarak logoterapi yöntemini geliştirmiş. Frankl’a göre yaşamın anlamını aramayı bırakıp yaşama anlam katmamız gerek. Asıl olan hayatın bizden ne beklediği. En önemli olan insan olmak, iyi insan olmak. Böylece yaşam daha anlamlı oluyor. Bunun parayla pulla ilgisi yok, yaşama anlam katmak için doğada olan bitene bakmak (bakarken görmek), ya da birilerinin yaşamında fark yaratmak  önemli.  Şimdi şöyle bir senaryo yazalım, sevgiye susamış, umudunu kaybetmiş bir insan olsun karşınızda, onun gözünün içine bakmak, başını okşamak ya da hiçbir şey demeden ona sevildiğini hissettirmek müthiş bir duygu, bunu düşünün, illa ki birşey vermeniz gerekmiyor, karşınızdaki insana bakışınız, davranışınız, duruşunuzla ona önemli birisi olduğunu, onun yanında olduğunuzu hissettirmek, sizde ne duygular uyandırıyor, bunu hayal edin, bakın kendinizi nasıl iyi hissedeceksiniz. İşte yaşamın anlamı bu.  Evren inanılmaz bir düzen içinde işliyor, savaşlar, yıkımlar, ölümler, bunu değiştiremiyorsunuz. İnsanın açlığını gideremiyorsunuz, bu açlık paraya, güce karşı olan açlık. Halbuki inanıyorum ki en büyük açlık, sevgiye duyulanı. Sevin, sevilin, karşılık beklemeden verin, doğa zaten o güzel dengesi içinde size karşılık verecek ve mutluluğun kapılarını açacaktır. Yeter ki siz karşılık beklemeden verin, umudunuzu yitirmeyin.


Yaşam bizden insan olmamızı bekliyor. Yaşam sorunlara doğru çözümler bulmamızı bekliyor, çünkü biz insan olarak bu donanıma sahibiz.İnsan öyle bir donanıma sahip ki, şartlar acımasız da olsa, istemese de her şeye alışabiliyor. 2. Dünya savaşındaki toplama kamplarında bunu görebiliyoruz, insan o şartlara da alışabiliyor, yeter ki umudunu ve onurunu kaybetmesin, iyi insan olsun. En kötüsü insanın insana yaptığı zulüm.  Nietzsche ‘Beni öldürmeyen şey, daha güçlü kılar’ demiş, gerçekten yaşanılan kötülüklere karşı durabilen insan, her zaman daha güçlü oluyor. Burada umut çok önemli, insan umudunu kaybettiğinde hayat anlamını yitiriyor ve dayanma gücünü kaybederek ölüme hızla yaklaşıyor.  Dr. Frankl kampta özellikle umudunu, cesaretini, bir gün evlerine dönebilme hayalini kaybetmiş, yakınları gaz odalarında ölmüş, gelecekle ilgili hiçbir beklentisi olmayankişilere, kampın zor şartlarına alışabilmeleri için çareler arıyor, hayatına anlam katmaya çalışıyor, karşılığında da dayanma gücü artıyor, yıllar süren zulümde, tüm sevdiklerini kaybetmiş olsa da, sağ kalmayı başarabiliyor. Kamptaki tutsaklara acının da yaşamın bir parçası olduğunu, insanın isterse bu acının üstesinden gelebileceğini göstermeye çalışıyor.

Dr. Frankl kitabında insanları ikiye ayırıyor; soylu ve soysuz ırk. Bu ayırımda din, dil, ırk, cins önemli değil. Aynı kötü şartlarda, soysuz ırk kötülük yapmaya devam ederken, soylu ırk içindeki iyiyi hep yaşatıyor. Bu da hayatta kalmasını ve yaşamın anlam kazanmasını sağlıyor. Kampta soylu insan her koşulda onurlu davranıyor. Görüyoruz ki gaz odalarını icat edenler de insan, o odalara dua ve gururla yürüyenler de… Ekmeğini paylaşan gardiyanlar da insan, aşağılama ya da şiddet ile yaklaşanlar da…

Frankl’a göre yaşamda anlam bulmak; iyilik, doğruluktur, doğayı ve kültürü yaşamak ve bir o kadar önemlisi de bir insanı yaşamaktır, yani onu sevmektir. Özlemekse dünyada hiçbir şeyi kalmamış bir insanın, kısa bir an için dahi olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle mutlu olabilmesidir. Yazar, en kötü, en umutsuz anlarında sevdiklerini düşünüp, onların hayalleriyle bile umudunu yeniden kazanıyor, bir anlık dahi olsa gerçeklerden uzaklaşabiliyor.

“Her şeye karşı yaşama Evet diyebilmek”, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsaymak, iyimser düşünmek zorluklarla daha kolay baş etmeyi sağlar. Görüyoruz ki, insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstırap. Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır, bu kabullenişle birlikte her şeyin üstesinden gelmek mümkündür.

Hayatın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak, 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek, 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Dr. Frankl, uyanık olmamız gerektiğini yazarak, kitabını şu sözlerle bitiriyor:

Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.

Bu kitaptan çok şey öğrendim, bazı şeyleri bildiğim halde tekrar okumak, insanı ve yaşamı farklı bir gözden görmek çok hoşuma gitti. Yetmiş üçüncü İngilizce baskısı yapılmış, otuz dile çevrilmiş, on beş milyondan fazla satış yatmış bu kitabı niye şimdiye kadar okumamış olduğuma hayıflandım. Mutlaka okumanızı öneririm.

Umut, inanç ve sevgi ile her şeyin üstesinden gelmek mümkündür. “Dünyadaki hiçbir güç, yaşadığın şeyi elinden alamaz.” Yeni yılda hayata anlam katacak, kötülüklerden uzak, umut dolu günler geçirmeniz dileğiyle…

Sevgiyle kalın…