Haydi Küba’ya!!!

109

Aman Amerika el atıp, her köşesine fast-food zincirlerini, cafelerini ve oranın orijinal havasını bozmadan Küba’ya koşa koşa gidiyoruz ve iyi ki de gitmişiz. Bu yolculuk İstanbul evden çıkışla Havana’ya otelimize dar 24 saatlik yolculuktu. Hepimizde bir devrin sonuna yetişmenin heyecanı ve hüznü var. Bugün Amerika ile ilişkilerin düzeltilmesi konuşuluyor. Castro’nun gözleriyse kapandı kapanacak ve bir dönem mazi olacak… Her an hüzün ve kutlamayı beraberce yaşayabilir Küba… Amerika ile anlaşması ve Fidel’in ölümü.

11 milyon nüfusu olan Küba’da Müslümanların sayısı 4 bin kadarmış. Suudi’lerden başka bilindiği gibi bizim cumhurbaşkanımızın Latin Amerika ziyaretinde gazetecilerin sorularını yanıtlarken Ortaköy Camisi’nin benzerini buraya yapmak için başvurduklarını söylemiş. Küba’da kominizm 50 yıldır Katolik dini yasaklamış ve ateist bir nesil varmış büyük ölçüde. Şimdi ise birçok insan Vudu ayinleri yapan dinlere yönelmiş.

Küba her yıl 3 milyon civarında turist ağırlıyormuş. Sömürge döneminde inşa edilen binalar, devrim öncesi kalma klasik Amerikan arabalarıyla, ilgi çekici köyleriyle sanki 1950’lerde kalmış. Devletin tayin ettiği bir firma devrimden sonra kaçanlara ait Amerikan arabalarını turistlere “Taxi” için onarıyorlarmış. Yedek parça alanında oldukça da ilerideler ve arabalar hala yürüyor. Bu taksilere bizler de bindik ve yakıtın kokusu neredeyse hepimizi zehirliyordu. ’İçi beni dışı seni yakar misali!’. Benzinin litresi 1.25€=3.25 TL. Venezuella’dan benzini alıp karşılığında sağlık ekibi yolluyorlarmış. 25 bin sağlık ekibi yurt dışında Güney Amerika’da ki geri kalmış ülkelerde gönüllü çalışıyorlarmış. Kanser ve şeker hastalığı tedavisinde çok gelişmişler. Chevez’de tedavi için buraya gelmiş. Aile hekimliği çok yaygın. 156 kişiye bir aile hekimi düşüyor ve bunlar köylere kadar gidip hastalık taramaları yapıyorlarmış. 0-7 yaş çocuklar ile yaşlıların sütünü devlet karşılayıp, evsizlere ev, işsizlere de iş imkanı yarattığından işsizlik yok.

1 €uro=1.079 cuc (turistlerin kullandığı paso),1 Cuc=28 cup (CubaPeso, halkın kullandığı).Yani çifte kur uygulanıyor. Aylık kazanç burada üniversite mezunu falan fark etmiyor 15-20 cuc. Doktor ve polislerin aylıkları ise 25 cuc civarı. Zorunlu eğitim 11 yıl. Yüksek öğretim de paranız.

Boşanmada çıkacak bir sürü muamelelerden kaçtıkları ve paylaşacak malları olmadığından Küba’da evliliğe sıcak bakılmıyor. “Mahalle baskısız!”yaşadıklarından mesuliyet almak istemiyorlar. Çocuk olsa bile yine istedikleriyle hayatlarına devam ediyorlar. Kürtaj serbest ve devlet karşılıyor. Yani burada erkeklere baskı yok!

Eveet… İlk durağımız başkent Havana; Sıcakkanlı melez insanlarıyla, gece hayatı, salsası, romu, purosuyla renkli şehir. Birçok yeri Unesco’nun koruması altında olduğundan meydanları, müzeleri, ünlü sokakları, Barok tarzı binaları çok temiz ve güzel. Şansımıza hava iyiydi. Bütün meydanlarını gezdik ve 4 önemli meydanlarından biri olan Armas Meydanı’nda sıralanmış tüm ülkelerin doğaya saygılarını gösteren renkli, çeşitli motiflerle boyanmış ayı heykelleri oraya masalsı bir hava katmış. Türkiye’nin ayısı da oradaydı! Aslında bence doğa katliamı yapan Türkiye’nin ayısının orada yeri de yok. Benden sonra gidenler bir zahmet onu oradan kaldırsın. Etrafı hayranlıkla seyretmekten aklımıza bunu yapmak gelmedi! Özgürlük, bağımsızlık ve devrim aşıklarının, oğlunu feda eden kahramanların ülkesi Küba’nın başkenti Havana’nın sahil caddelerinin biri üzerinde başka bir kahraman heykeline rastlıyoruz; ATATÜRK.

Ertesi gün Pınar Del Rio ve Vinates Vadisi için otobüsümüze bindik. Puroların hazırlandığı bir tütün çiftliğine geldik. O fakirliğin içindeki çiftlikte puroların nasıl sarılıp kutulandığını (Kadınlar bacaklarında sarmıyorlarmış!)ustası bize detaylı anlattı. Sonrada satış. Her yerde olduğu gibi aldık.

Yol boyunca bu bölgede tarlalar boştu. Nedeni ise aynı bizlerdeki gibi çalışacak adam yok ve herkes şehirlerde çalışmayı tercih ediyormuş. Asıl mahsul tütün dışında mısır, muz ve şeker kamışı.

Halk fakir, dilencisi çok ama bizdeki gibi rahatsız etmiyorlar. İstedikleri sabun, kalem, giysi gibi şeyler. Ne isteyeceklerini bildiğimiz için yanımızda getirmiştik ve sonuna kadar da hepimiz dağıttık ve birazcık da olsa mutlu edebildik.

Havana’dan sonra 2. büyük kültürel merkezi Santigo de Cuba’daydık. Burası başkente göre daha fakir. Daha turizmden nasibini almamış. İnsanların yapabildiği tek şey cafe, bar, restoranlarda müzik çalıp kasetlerini satarak para kazanmak. Burası yarım milyona yaklaşan nüfusu ile Fransız, İspanyol ve Afrika kültürlerinin harmanladığı resim, müzik ve özgün mimarisiyle Karaiplerin kültür merkezi haline gelmiş. Akşam yemeğimizi son müziği (salsanın biraz yavaş tempolusu)ile ünlü lokallerinden meşhur  Casa de la Trova’daydık. Şehrin yerli kadınlarından oluşan müzik grubu eşliğinde yapılan danslar etkileyici.Bu kadar hissederek,kıvrılarak ritmik bir dans olamaz!!!

Ertesi gün de Sierra Maestra dağlarını aşarak (en yüksek noktası 1957 m) Camaguay’a doğru yola çıktık. Yol boyunca şeker kamışı tarlaları ve çalışanları vardı. Buralarda bir tür bitki daha dikkatimizi çekti. Kökünden mangal kömürü yapıp İtalya’ya satıyorlarmış. Tabiattaki her şeyden faydalanmasını çok iyi biliyorlar. İçerdeki rejim baskısı, dışarıda da ambargo olunca kendilerini her türlü el sanatına ve müziğe vermişler ve çok da başarılılar. İnsanları da tuhaf şekilde mutlular. Fidel de bu durumu şöyle açıklamış; ’’Biz en zor günlerimizi, hayatımızın neşesine, müziğe, hayat tarzımıza sarılarak atlattık.’’Bunu da gidip gördük. 3.5 saatlik yoldan sonra temiz bir şehre geldik ve 2 kişilik bisikletli araçlarla şehri gezdik. Şehrin sembolü haline gelmiş ‘Kil Kaplar’ (18.yy başlarında Katalan göçmenler getirmiş) şehrin sokaklarını süslüyor. Eski zamanlarda yağmur suyunu biriktirmek için kullanılan, 2 insanın içine sığabileceği kadar devasa boyutlardaydı. Şimdi de bunları dekoratif amaçla bahçe ve ev kapı önlerini süslüyor. Hemen her öğünde geleneksel yemekleri olan siyah fasulye ve çeşitli baharatlardan oluşan pilav yanında et, tavuk veya balık servisi oluyor. Mojito, Daigviri (Hemingway’ın en sevdiği içecekmiş) ve romlarımızın keyfini akşamüzeri ve yemekten sonra ki keyiflere bırakıyoruz.

Trinidad’dayız;  Unesco Dünya Mirası Listesindeki en önemli şehirlerden biri. Ekonomisi tütün endüstrisine ve turizme dayanıyor. Etraf İspanyol koloni döneminden kalan bina ve müzelerle çevrili. Sokakları sıralı kırmızı, mavi, sarı, yeşil renklerle boyalı evlerle dolu. Los Ingenios Vadisindeki bir şeker plantasyonundayız. 18-19 yüzyıl da 30 bin kölenin insanlık dışı şartlarda çalıştıran ve köle ticareti yapan zengin bir ailenin köşkünü gezdikten sonra bir kuleye çıktık. Zencileri izlemek için kullanırlarmış. Kendimi bir Brezilya dizisindeymiş gibi hissettim. Şimdi eskiden bu kölelerin kaldığı barakaları ziyaret edebilir hale getirip turizme açacaklarmış. Kafaları çalışıyor devamlı eskiyi allayıp pullayıp paraya çevirmesini biliyorlar. Bizde ise üstü kapatılıyor, yıkılıyor veya çalınıp yurt dışına…

Santa Clara, burada Che Guevera’nın erişilmez yükseklikte bir anıt üzerinde ihtişamıyla duruşu!  Meydanın öbür ucundaki panoda, ‘Seni buraya bir yıldız getirdi, bu halkla bir olasın diye” sözleri vardı.

Fidel, Che’nin (Bolivya’da devrim uğruna savaşırken ölür) bulabildikleri kemiklerini buraya getirip, onun ve arkadaşlarının anısına yapılan muhteşem bir mozeleya koymuşlar. Oldukça etkileyiciydi.

Son durağımız, adanın kuzey sahilindeki incecik bir yarımada üzerine kurulu, dünyaca ünlü beyaz kumlu plajlarıyla her yıl Küba turizmin gözdesi Varadero. Otelimiz Havana’dan sonra en iyisi ve Avrupalı turistlerle dolu. Gezi bitti. Tam bir gün bizim. Mayolarımızı giyip, ellerimize Mojito ve Daiquiri Kokteylleri, kum, güneş (bu bizde çok), o berrak mavi denizi ve sohbet.

Sohbet ettiğim Kübalı (hediyelik eşya satan) Pablo bana Amerika’nın ambargoyu kaldırmasıyla dış ticaretin ve günlük yaşamın çok değişeceğini heyecanla beklediklerini söyledi. Bir heyecandır gidiyor. Pablo’nun yanındaki başka bir satıcı da ’’Biz köklerimizi unutmayız ve bizim istediklerimizin doğrultusunda başkanlarımız anlaşmaya çalışıyor’’ dedi. Herkes bir şeyler söylüyor ve gelecekten umutlu görünüyorlar. Ben de gezip gördükten sonra ancak şunu diyebilirim; ‘Burada Kübalılar neye sahip olduklarını ve neyi kaybetmek istemedikleri bilincinde olurlarsa orası belki cennet olabilir’.  

Selver Çepni