Benden Selam Olsun Anadolu’ya

300

Uzun yıllardır gidip geldiğim, Çeşme’nin cıvıltısıyla, Alaçatı’nın neşesiyle, Urla’nın huzuruyla ve daha pek çok yerinin güzelliğiyle o tadına doyulmaz havasını burnuma çektiğim Ege’den bahsetmek ve özellikle Şirince ile Sığacık’tan yayılan nefis bir kokuyu sizlerin de hissetmenizi sağlamak istedim bu sayıda.

“Şu yeryüzünde bir cennet varsa, bizim Kırkınca-Şirince, cennetin bir parçası olsa gerek” demiş çocukluğu burada geçen Yunan yazar Dido Sotiroyo, “Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya” adlı eserinde.

Hani şu 2012 yılında Maya takvimine göre güya çıkacağı rivayet edilip de, -dünya akın etmişti hatta o gün- Şirince’ye uğramayacağı söylenen kıyamet var ya, böyle bir saklı vadiye, gizli cennete kıyamazmış hakikaten. Öylesine güzel!

Selçuk’tan Şirince yönüne döndüğünüzde her tarafı yeşilliklerle kaplı, üzüm bağlarının, zeytin ağaçlarının, meyve bahçelerinin arasından geçtiğiniz dar ve denizden yükselen bir yol karşılar sizi. Tabi muazzam bir kalabalık da. Selçuk’un en güzel köylerinden biri olan Şirince’nin adı vaktiyle Kırkınca imiş, sonra Kirkince olmuş, ardından da Çirkince. Daracık taş sokaklarının sevimliliğinden mi, tarihe tanıklık etmiş şahane evlerinden mi, insanının cana yakınlığından mı, doğasının zenginliğinden mi bilinmez, Şirince adını almış en son, iyi ki de almış. Zira ismiyle müsemma derler ya sahiden de öyle.

Aslında eski bir Rum köyüymüş ve tarihi çok eskilere dayanıyormuş. Papazlar da yaşarmış. Nerden girip çıktığınızı anlayamadığınız sokakların arasında kurulmuş bulunan çarşıyı dolaşırken nerdeyse her evde şarap ve zeytinyağı üreten birilerinin olduğunu fark edersiniz. Taze dağ kekiği ve kantaron otu kokusu arasında ilerlerken çalışkan Şirincelilerin, özellikle kadınlarının ürettiklerini görürsünüz. Üzerindeki renk cümbüşüyle el yapımı bez bebekler, yün çoraplar, el dokumaları,- karadut çok demek ki- karadut suyu, doğal undan yapılmış, kolay bayatlamayan ekmek ve elbette tadına doyamadığınız çeşitte şarap ile zeytinyağların arasında bulursunuz kendinizi.

Yemyeşil, kocaman bir vadi düşünün önce. O yeşilliklerin arasında inci gibi sıralanmış bembeyaz evler. İşte bu manzarayla birlikte 350 yıl öncesinden kalmış bir papazın evini ve altındaki şarap mahzenini ziyaret edersiniz. Koyu ahşap renkli dik bir merdivenle yıllanmış mahzene indiğinizde daha önceki ziyaretçiler tarafından şarap şişeleri üzerine bırakılmış, güzel dileklerin yazılmış olduğu kağıtlar görürsünüz. Her ne kadar imalathanesi kapalı olduğu için gezemeseniz de bu mahzende tattıklarınız ve edindiklerinizle şarap hakkında bir hayli bilgi sahibi olursunuz. 

Bozcaada’dan başka Şirince şaraplarının da kalitelerine takmış oldukları yıldızları fazlasıyla hak ettiğini düşünürsünüz. Bir yorgunluk kahvesi için mola verirseniz eğer herhangi bir restoranda yöresel yemekle tanışır, diğer tüm yerli halk gibi hemen her şeyi kendilerinin ürettiğini öğrenirsiniz. Bayırdan aşağı doğru sağ yamaçta, kocaman bir ağaçlık alan arasında bir yer gözünüze çarpar ki vaktiyle çiftlikmiş ama şimdi 8 odalı bir otel olarak hizmet veriyormuş. Yıllardır görmediğiniz tulumbadan tutun, eyere, mibzere, değirmene kadar ne ararsanız var. Taş baskı yöntemiyle zeytinyağı üreten o eski sistem dahi mevcut. Gerçi şimdi köylü halk kontinü sistemle üretiyormuş yağını. Doğal yaşamı benimsemiş otel işletmecisinden geniş bilgi alırsanız zeytinyağının taş baskıda nasıl üretildiği hakkında, büyük zahmetle yapıldığını öğrenirsiniz ve zeytinyağının bir damlasının bile altın kıymetinde olduğunu anlarsınız.

Şarap tanrısı Dionysos’un memleketi olduğu söylenen Sığacık ise Seferihisar’a bağlı. Selçuklular döneminde yapıldığı tahmin edilen, Rodos Seferi’ne hazırlanan Kanuni Sultan Süleyman’ın emri üzerine de son halini alan kalenin surları içinde kurulmuş, etrafı zeytin ve mandalina ağaçlarıyla dopdolu şirin mi şirin bir liman kasabası. Hatta deniyor ki deniz tanrısı Poseidon kızdığı zaman onun öfkesinden kaçan denizciler buraya sığınırmış. Günümüzde ise “cittaslow” ilan edilmiş. Yani temeli İtalya’da atılan “sakin şehir” hareketinin Türkiye’deki ilk parçası olmuş. 

Küreselleşmenin doğal dokuyu bozmaması, yerel ve doğal yaşamın korunması amacıyla “slow food” hareketinden ortaya çıkmış bu fikir. Bu hareketin resmi amblemi de sırtında şehrini taşıyan salyangoz olarak belirlenmiş. Evlerin çatısında olmak üzere pek çok yerde sevimli bir salyangoz figürüyle karşılaşabilirsiniz.

Denizin hemen kıyısında ormanlık bir alanda yerel lezzetlerin de bulunduğu nefis bir kahvaltı sonrasında Teos Antik Kenti’ne doğru yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının arasından yürüyerek var olmaya çabalayan tarihi karşınızda görüvermek, Dionysos Tapınağı’na, tiyatro ve meclis binasına, Agora Tapınağı’na ulaşabilmek iyi gelir hepinize. Teos, 12 İon kentinin merkezi olarak önerilecek kadar önemliymiş tarihte ve Dionysos Sanatçılar Birliği’nin de Teos’ta etkin rolü olmuş. Ve bu sanatçılar o zaman da huzursuzluk çıkarttıkları gerekçesiyle buradan sürülmüşler. 

Rahatlıkla farklı bir zaman diliminde yaşadığınız izlenimi edinebileceğiniz bu mekandan sonra günlerden Pazar olur da o meşhur doğal pazar gezilmeden olur mu derseniz, kendinizi kale burcunun dar kapısından içeri atmış bulursunuz. Kalenin içindeki dar sokaklara kurulmuş bu pazar. 

Kerpiçten yapılmış, beyaz badanalı evlerin önünde bahçesinde yetiştirdiklerini, mutfaklarında yaptıklarını satan halkıyla, envai çeşit otları, reçelleri, kabak çiçeği başta olmak üzere sarmalarıyla, el işleri ve iğne oyalarıyla insana ne tarafa bakacağını şaşırtacak güzellikte inanın.

Eğer gitmediyseniz Ege’ye gitmenin, Alaçatı’da, sakız ağaçlarının dallarından damlayan sakıza dokunmanın, Anadolu’nun eşsiz motiflerini yakalamanın, yel değirmenlerinin yaydığı lavanta kokusunu içinize çekmenin, rengarenk kapıların ve pencerelerin yer aldığı Arnavut kaldırımlarını adımlamanın, ay tepede bembeyaz parlıyorken, uzansanız tutabileceğinizi zannettiğiniz yıldızların altında ekose örtülü masaların sıcaklığını yaşamanın, bir zamanlar Homeros’un dolaştığı tepelerde güneşi batırmanın, Urla’nın o eski evlerinin arasından sahile ulaşıp salaş bir meyhanede Tanju Okan dinlemenin, tarihte gemilerin intikal yerlerine geçinceye kadar su ikmallerini yaptıkları, personelin çamaşırını ve banyosunu burada hallettiği, muhtemelen adının bu özellikten dolayı geldiği söylenen Çeşme kıyılarında denize girmenin, Ildır’da yıllardır aynı lezzette yapılan lokma tatlısının tarçınını içinize çekmenin, bu masmavi denizin her yere yaydığı mis gibi havayı hissetmenin mutlaka bir yolunu bulmalısınız.

Boşuna denmemiş yani “Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya” diye. Anadolu insanı üretkendir, zengin kültürüyle paylaşandır, cenneti yaşayan, yaşatandır. Benden de selam olsun Anadolu´ya.